|


Yazı yazmak, güzel
bişey... Güzel yazı yazmak da bişey tabii.

AŞKA AŞIK OLMAK (BEDELİNİ ÖDERSİN)
Kutsanmış aşklar ve hançerleri ...
Bir kez daha seninle karşı karşıyayız. Halbuki ben hiç seninle hırlaşmak, didişmek
istemedim. Her zaman iyi anlaşacağımıza inandım. Lakin ben ne zaman bu iyi niyetlerimle karşına
çıksam, sen hep önce bana iyi davranıp sonra canımı yaktın. Aynen bir kedi gibisin, sığınmaya,
yemeğe, suya ihtiyacın olduğunda hiç canımı yakmadan kanımla besleniyorsun ve ne zaman bana
ihtiyacın kalmasın, işte o zaman sahip olduğun bütün gücünle beni arkamdan hançerleyip sırra kadem
basıyorsun. Üstelik o hançeri öyle sert saplıyorsun ki, boyu yeterli olsa göğsümden çıkacağını
hissediyorum.
Ama işte bütün darbelerine karşı hala ayaktayım. Yaralarımı ne zaman sarsam hemen karşıma
çıkıyorsun. Üstelik yaralarımın tamamen kapanmasına fırsat vermeden. Hoş ben de sen de
biliyoruz ki o yaralar hiç kapanmayacak ama ben en azından kanamalarını durdurup acısını dindirmeye
çalışıyorum. Bunu becerdiğim anda hiç vakit kaybetmeden beni yeniden hançerlemek için karşıma
çıkıyorsun. Bense ısrarla ve defalarca sana kanıyorum. Çünkü bütün hançerlerin de senin de canının
yandığını biliyorum. Belki sen de ayakta kalmak için, bu son umudun olduğu için beni hançerliyorsun.
Belki senin de kurtuluş yolun bu. Çünkü ben her defasında seni kendim ve bir kadın arasına sıkıştırmakta
çok başarılı oluyorum. Lakin suçlu kadın da olsa sebebin ben olduğum için hep kanı akan ben
oluyorum…
Ne dersin bu defa karşı karşıya değil de yan yana olmayı becerebilecek miyiz? Hiç beklemediğim
bir anda, daha en son hançerin yarasına pansuman bile yapamadan yine ortaya çıktın ey AŞK. Bekli bu sefer
dün tanıştığım o güzel kadın doğru kişidir ve bu sefer belki sen en son yaramı
pansuman edersin. Ve belki ben zaten hep buna inandığım için hançerini yedim. Sana hep taptım, sen benim
yaşama biçimim ve sebebim olsun AŞK. Sensiz nefes alamadım, yürüyemedim, koşamadım. Ve ben seni hiç
üzmedim, sana hiç ihanet etmedim ve en önemlisi ben hiçbir kadının yapmadığını yapıp sana
hep açık sözlü ve dürüst oldum.
Lütfen artık canımı yakma, sana olan bütün inancımı kaybetmek üzereyken çıktın karşıma.
Bu belki de hem senin hem benim son şanslarım. Ya birbirimize ölene kadar düşman olacağız ya da dost.
Ya bundan sonra ömrüm boyunca seni en zor zamanlarımda bile omzumun üzerinde tutup sevdiğim o kadına sunacağım
ya da o kadın sadece benimle aynı evi paylaşan bir yabancı olacak. Karar senin AŞK, ya elimden tut
ve açılalım o engin denizlere, ya da son hançeri vur tam kalbimin arkasından ve izin ver göğsümü parçalayıp
diğer taraftan çıksın. Diğer taraftan çıksın ki ben de kılıcımı çekip seni
bir daha ilelebet görmemek üzere karanlıkların derinliklerine gömeyim. Ve bir daha ne seni konuşayım,
ne de seni konuşmalarına izin vereyim. Sana aşığım AŞK, sana aşığım
ve senin uğrunda ölenlere de aşığım. Yüce Tanrım, beni AŞKLA KUTSA…

MUSTAINE'DEN NiYAZi'YE... PART I
MGDTH, gençliğin karagün dostudur...

“...kendimi
yanlız hissediyorum. Bana özgü bişey değil fakat – çok iyi farkındayım bunun. Hepimiz, bir
şekilde yanlızız zaten...”
[ I
was legal now at 21 / I knew the way the world should run / My God, just look what I had done / Simply drunk and having fun
/ Looked for friends but I found none / All alone at 21 ] - [Mice and Men]
“...insan, aşmalı kendini.... Hayatın
hakkını vermeli her yönüyle: Düşünüyorum da, gaddarlığın da cezbedici ve asil olan bi yanı
var kimi zaman...”
[ Never
disclose, never betray / Cease to speak or cease to breathe / And when you kill a man, you're a murderer / Kill many, and
you're a conqueror / Kill them all... Ooh... Oh you're a god! ] – [Captive Honour]
“...insanoğlu,
çok aptal..! Güzel olan hiçbir canlıya –özellikle de güzel insanlara- tahammül edemiyor - katlediyor hepsini...
[ All are gone, all but one.
/ No contest, nowhere to run. / No more left, only one. / This is it, this is the countdown to extinction ] - [Countdown to
Extinction]
“...çıldırmak
üzereyim: Ayan beyan ‘insanlık suçu’ işleyenler bir çırpıda serbest bırakılırken,
çarpıklığın ağır faturası gerçek ‘kader kurbanları’na ödetilmekte... Sözün
özü; bankaların içini boşaltıp yüzbinleri açlık, ölüm, fakirlik ve fuhuşa sürükle... Ama sakın
ola ki aç çocuğun için ekmek çalmaya kalkma..!”
[ Justice
means nothing today / Now that the courts are for sale / Pick a crime from the menu; pick a sentence and defend you / And
pay up the down payment called bail / The system's for sale ... Justice means nothing today / Now that the jury's for sale
/ Guilty or not, the verdict's a lie / You're going to jail / The system has failed ] - [System Has Failed]
“...sistem,
ne de güzel şeyler vadeder sana: Kariyer, para, şan ve şöhret..?! Tüm bunların karşılığında
ödemen gereken diyeti ise hep sonradan öğrenirsin... Yapacak birşeyin kalmaz, zehir çoktan kana karışmıştır
artık ne de olsa...”
[ As
I climb onto your back, I will promise not to sting / I will tell you what you want to hear and not mean anything / Then I
treat you like a dog, as I shoot my venom in / You pretend you didn't know, that I am a scorpion ] – [Scorpion]
“...gözyaşımın
her bir tanesi o kadar değerlidir ki..! Ve eğer döküyorsam hesapsızca birinin arkasından çocuklar gibi,
çok canım yanmış demektir – şimdi olduğu gibi... Akıttıklarımı çok iyi
saklamalıyım işte bu yüzden: ki onlara her baktığımda, beni ne kadar kırdığını
hatırlayıp taş kesilmeli kalbim sana karşı...”
[ I'll
save my tears for you in a vial / For every wicked thing that you did, that you said / But to sit and wait, I'm buried with
your love / So many tears in a vial / Now that you're gone and now that you're dead ] - [Tears in A Vial]

“...delirecek
gibiyim. Benim hayatla ne gibi bi sorunum var acaba... Var mı ki..!? Cevabı bilseydim, zaten çoktan çözmüş
olurdum...”
[ Feeling
paranoid / True enemy or false friend? / Anxiety's attacking me / And my air
is getting thin. / I'm in trouble for the things / I haven't got to yet. / I'm chomping at the bit / And my palms are getting
wet, / Sweating bullets. ] – [Sweating Bullets]
“...tüm
politikacılar sevimsiz birer kukladır..!”
[ Just like the Pied Piper
/ Led rats through the streets / We dance like marionettes, / Swaying to the symphony... / Of destruction ] – [Symphony
of Destruction]
“...doğmayı
ben istemedim. Bana sorulmadı. Ve fakat ne yazık ki, ölene kadar bu b.ktan hayatı çekmek zorundayım -
tüm bu saçmalıkları bile bile hem de...”
[ In
our life there's if / In our beliefs there's lie / In our business there's sin / In our bodies there's die ... This was my
life / This was my fate ] – [This Was My Life]
Önemli Not # 1: Böyle bir
yazıyı Serbülent’ten bekledim sitenin açıldığı ilk günden beri... Keza, o burdayken Megadeth
hakkında ahkam kesmek bana düşmez idi... Ama n’apalım – böylesi daha uygunmuş demek... NEGURA'ya selam olsun, Adonai..!
Önemli Not # 2:
Megadeth'in şarkı sözleri ve ilgili detaylı açıklamalar - ve dahi Megadeth
için, tıklayın:
http://megadeth.rockmetal.art.pl/home.html

2+2 = 4, 2x2 = 4, 2-2 =? 4, 2/2 =? 4
Bak şimdi benim de kafam karıştı...
Evet
iki artı ikinin ve iki çarpı ikinin dört ettiğini ilkokul birinci sınıftan beri biliyoruz. Peki iki
eksi ikinin ve iki bölü ikinin de dört olma şansı var mıdır? Bence vardır, hatta evet öyledirler
de...
Şimdi
hemen bu adam neler saçmalıyor demeden biraz sabırlı olun ve yazacaklarımı düşünün. İki
eksi iki dörttür çünkü iki elmadan iki elma çıkarabilmek için hazır da bulunan iki elmanın içinden iki yeni
elma daha çıkarmalısınızdır ki bu da dört elma eder. İki elmayı da bir bıçak yardımıyla
ikiye böldüğünüzde elinizde dört edat yarım elma kalacaktır. Gördüğünüz gibi adı dört işlem
olan bu matematik denklemlerinin hepsinin sonucu da dörttür.
Bunları
okuduktan sonra en az iki türlü yorum yapabilirsiniz:
a) Adam
totally – totallye dikkat – saçmalıyor, uçmuş olum, sıyırmış bu adam. Abi işleri
güçleri yok böyle saçma sapan şeylerle uğraşıyorlar, sonra da yok bu ülke düzelmez, bu ülke adam olmaz
derler. Biz bütün gün uğraşalım yok o kağıdı sattık, yok bence dolar almak daha iyi, ne
üretmesi ya ben yönetici olacağım diye bunlar da iş arayacaklarına kahvede oturup böyle abuk sabuk şeylerle
uğraşsınlar. Aç bunlar aç. Hocam ben gideceğim bu ülkeden ya, bir yolunu bulup gideceğim, bir de
yabancı finans şirketine kapağı attık mı deymeyin keyfime.
b) Koşum
be adam kopmuş ya. Biz niye düşünemedik ki. Helal olsun ne güzel de bağlamış, ulan düşünsek
biz de bulabiliriz böyle aşmış şeyleri ya. Usta böyle hayal gücü sahibi insanları çok seviyorum ya.
Ülkeyi bunlara bıraksalar Avrupa Birliği değil bizi sallamamayı kapımızda yatar be üye olalım
diye. Kardeş aslında ben de bazen böyle şeyler düşünüyordum ama söylemeye pek de cesaretim olmuyordu.
Demek ki yalnız değilmişiz.
Bana
sorarsanız bu iki yorumu şöyle değerlendiririm. Tabi baştan belirtmeliyim ki bu yorumların hiç bir
sosyolojik ya da psikolojik kanıtı yoktur, tamamen yazı gibi hayal ürünüdür. Biraz şizofrenik tarafı
var ama o başka bir konu.
a seçeneğindeki
yorumda bulunmuş insanlardan çevrenizde oldukça fazla görürsünüz. Pek de bir özellikleri yoktur, aynı tip giyinirler,
aynı tip konuşurlar hatta yüzüş stilleri bile aynıdır. (ne alakası varsa bu da atmasyon) Tek
amaçları bizlerin verdiği paralarla kurulmuş üniversiteleri bitirip yabancı bir finans şirketine
kapağı atmaktır. Üretime hiç bulaşmazlar ve her dakikaları ülkenin bir karış toprağını
daha satmakla geçer. Hiçbirşeyi sorgulamazlar, Amerika'daki büyük senatorların dayattığı o güzelim
doğruları hiç düşünmeden benimserler, ama haklıdırlar da, üniversitelerde o okutulmaktadır.
Bence kapitalist düzenin dalgaları arasında kaybolmuş bu kişilikleri pardon kişiliksizleri yok etmenin
en kolay yolu robotlaştırdıkları beyinlerinin fişini çekmek ve nolur nolmaz diye de sigortalarını
indirmektir.
b tipindeki
arkadaşlara gelince. Sayıları çok az gibi görünür ama aslında birbirlerinin farkında olamadıkları
için bir türlü bir araya gelip çoğalamazlar. Tanrının bahşettiği en güzel erdeme hayal gücüne sahiplerdir
ama a tipindeki kitle sağolsun hepsi pasifize edilmiştir. Giyim tarzları eziktir, takıldıkları
mekan eziktir, kısacası aç ya da loserlardır. Ama hayal kurmaktan vazgeçmezler. Çünkü hem parayla değil
hem de Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkede henüz hayal suçu diye bir suç yoktur. Anlamayan angutlar için fikir suçuna
taş attım.
Hayal
kurmaya devam edin arkadaşlarım. Ancak unutmayın ki hayalleriniz peşinden değil onlara doğru
koşun. Winnerları hiç dert etmeyin, mümkün olduğu kadar sizin gibilerini bulmaya çalışın ve
kesiştiğiniz doğrularda savaşmaktan korkmayın. Unutmayın ki bir ülkedeki namuslular namussuzlar
kadar cesur olmadıkça o ülkeden hayır gelmez. Sizinle gurur duyuyorum Anadolu’mun çocukları... [Ağustos
2002]

GÜL BAHÇESi
Anonim bir hikaye olabilir, belki de bir hayal ürünüdür, ama öğreticidir...
Günlerden
birgün yakışıklı prensin yolu başka bir krallığa düşmüştü. Bu ziyarette kralın
kızını görmüş ve onu çok beğenmişti. Kraldan müsadede isteyerek prensesin karşısına
çıktı ve onu çok beğendiğini söyleyerek evlenme teklif etti. Prensesin cevabı çok net ve kesin bir
hayır olmuştu. Prens buna çok bozulmuştu. Saygın bir krallığın yakışıklığı
dillere desten bir prensi olarak bir prenses tarafından ret edilmek oldukça can sıkıcıydı.

Aradan
uzun yıllar geçti. Prens artık bir kral olmuştu. Yine kader yolunu o krallığa düşürdü. Bir an
aklına prenses geldi ve ne yaptığını çok merak etti. Içindeki merakı bastıramayınca
prensesi ziyaret etmeye karar verdi. Halka prensesi sorduğunda evlendiğini söyleyerek yaşadığı
evi tarif ettiler. Eve yaklaştığında prenses kocasını işe uğurlamak üzereydi. Geri
çekildi ve uzaktan olanları izledi. Gözlerine inanamıyordu. Prensesin kocası belki de bu topraklar üzerinde
yaşayan en çirkin adamdı. Çirkinliğinin yanı sıra kısa ve kamburdu da. Ayrıca çocukları
olmuştu ve ne hikmetse onlarda güzel prensese değil babalarına çekmişlerdi.
Adamın
iş için evi terk ettiğinden emin olduktan sonra prensesin kapısını çaldı. Prenses kapıyı
açtığında kim olduğunu ve ne için geldiğini sormuştu. Kendini tanıttı, yıllar
önce kendisine evlenme teklif ettiğini ama kendisinin kabul etmediğini söyleyince prenses kim olduğunu hatırladı.
Işte o noktada prens dayanamadı ve ona kendisi gibi bir prensi ret ettikten sonra neden böyle bir adamla evlendiğini
sordu. Prenses prense evin arkasındaki gül bahçesini tarif etti. Cevabını ancak oradan bir gül koparıp
prensese getirirse vereceğini söyledi.

Prensi gül bahçesine girdi ve en beğendiği gülü
kopardı. Tam onu prensese götürecekken başka bir gül dikkatini çekti ve onun daha güzel olduğuna inanarak ilk
koparmış olduğu gülü ayağının altına alıp çiğnedi. Şu gül daha güzel, bu
gül daha güzel derken bahçede sadece çiğnenmemiş bir gül kalnıştı ve o da gülden başka herşeye
benzemekteydi. Tekrar prensesin yanına gitmedi çünkü artık cevabı biliyordu....
Önemli Not: Şimdi umarım aşk, ilişki, ideal sevgili, güzellik üzerine ne
demek istediğimi anlamışsınızdır. Yok anlamadıysanız (yo canım sizin anladığınızdan
eminim a_g hanımefendi) şöyle izah edeyim. Güzellik illa ki önemlidir. Göze hitap ve elektrik olmadığı
sürece ilişkiler yürümeyecektir. Ama hem güzelliğin hem de insanoğlu açgözlülüğnün sonu yoktur. Bu nedenle
sevgiliniz ne kadar sizin için çok güzel de olsa eğer fashion tv izler ya da ukrayna'ya giderseniz güzellik anlayışınızı
birkez daha güncellemeniz gerekir. Bilmem anlatabildim mi...

ÇOBAN
Tüm Koyunlar, Er yada Geç Köftelik Kıyma Olur..!

Erken öten
horozun sesiyle günü başlıyordu yalnız çobanın. Dünün aynısı olan, yarının da aynısı
olacak günü. Kalktı yüzünü yıkadı. Vitamin ve protein açısından oldukça zengin, mümkün olduğunca
yapaylıktan uzak kahvaltısını yaptı. Belki de sıkıcı hayatının tek güzel
tarafı on dakika içinde son buluyordu. Tabi bir de kahvaltı üzerine yaktığı cigarası. Tütününü
kendi eliyle toplamasıydı sigarayı daha güzel kılan. Kavalını aynı edayla sandıktan
çıkardıktan sonra avluya çıktı. Çoban köpeği Dostum herzaman ki gibi ondan önce kalkmış,
vardiyaya hazırdı. Koyunları ahırdan çıkarıp düştü yollara. Uygun otlağı bulduktan
sonra çöktü bir ağacın altına. Bir sigara daha içtikten sonra kavalıyla paylaşmaya başladı
yalnızlığını. Her aynı gün gibi ondan da tatmin olamayınca Dostum’u çağırdı
yanına. Ve cevap veremeyeceğini, anlamayacağını bile bile dertleşmeye koyuldu. En azından
Dostum’la konuşmak bir avuç koyunla konuşmaktan daha akıllıcaydı, üstelik başka türlü
akli dengesini muhafaza etmesinin hiçbir yolu yoktu.
“Görüyorsun
ya Dostum yine aynı yalnızlıktayım. Şu koyunlara bir bak. Bize et ve süt vermekten başka hiçbir
işe yaramazlar. Ne konuşurlar ne de senin gibi dinlerler. Tek başlarına hareket edemezler, otur dersin
otururlar, kalk dersin kalkarlar. Bütün hayatları boyunca yaptıkları en gururlu eylem kurban edilirken kafaları
kesildikten sonra bile hareket etmeleridir. İşte Dostum benim bütün hayatım bu bir avuç sürüyle sınırlı.
Köydeki insanları da bilirsin. Biraz farklı konuştuğunda adımı deliye çıkarır, günlerce
benimle karşı kaşıya gelmemeye çalışırlar. Bir sen varsın be Dostum. Konuşmuyorsun
ama en azından biliyorum ki dinliyorsun. Hadi saat çok geç oldu. Yarınki aynı güne başlamak için evimize
dönelim.”
Çoban eve
döndükten sonra manevi yıpranmanın verdiği yorgunlukla hemen uyumaya koyuldu. Sabah uyandığında
anladı ki hepsi bir rüyaydı. Kravatını ve gömleğini bile çıkaramadan yatağa atmıştı
kendini. Kalktı ve kahvaltısını yapmak için mutfağa girdi. Buzdolabını açıp üzerinde
tonlarca vitamin ve protein yazan mısır gevreğini ve pastörize sütünü çıkarıp iki dakikada bitirdi
kahvaltısını. Kapıdan çıkarken içinde tütün dışında her türlü kimyasal maddenin bulunduğu
sigarasını yakmaktaydı. Çalıştığı ofise girdiğinde rüyasının bir tesadüf
olmadığını fark etti. Ofisteki bütün insanlar birbirine benzemekteydi. Kadınlar makyajları,
etek boyları, vücut ölçüleri bile aynıydı. Erkeklerin temiz suratlarına baktığında yine
tıraş olmadığını hatırladı. Herkes aynı tavırlarla bir işin peşinden
koşmaktaydı. Genel müdür içeri girip tonlarca emir yağdırdı ve hiç kimseye günaydın bile demeden
odasına döndü. Yalnız gerçek hayatı rüyadan biraz farklıydı. Çoban değildi ama aynı zamanda
koyun da olmama mücadelesi vermekteydi.
Bilgisayarını
açtı ve başladı yazmaya, çizmeye. Yan masalarda çalışan arkadaşları da bir dakika beklemedi
dedikoduları için. “Bizimki gene daldı 3.Dünyasına. 1.Dünyayı
kurtardı da 3.Dünya kaldı. Yok yok, bu adam olmaz, yakında işten
de atarlar.”
Yalnız
çoban duymuyordu hiçbirini. Bambaşka bir dünyadaydı artık, orda özgürdü ve çoban da değildi, koskoca bir
kraldı.
Ve bir kral
kurduğu hayaller için kimseye hesap vermek zorunda değildir, Tanrıları dışında...

-
Çırpındıkça Gömülür İnsan, Kendi Bataklığına...
Hayatım
kanıyor...
Ömrüm
ne kadar, daha ne kadar sürecek bu sefillik..? Herşeyi görmek, hem iyi hem kötü. Belki de herşeyi gördüğünü
sanıp da hayata küsmek; hepsinden beter...
Çevremdekiler
kim..? Dostlarım çok uzaklarda şimdi. Gülüp eğlenirdik hep birlikte bir zamanlar oysa ki...
Biliyorum;
o günlerimizi gerilerde bıraktık artık. Her buluşmamızda bunun farkında olmanın tarifsiz
sinir bozukluğu ve hüznü....

Ruhum
kanıyor...
Yalanı
görmek ve benzer yalanlarla yaşamak... Yalanın ta kendisi olduğunu farketmek sonra...
Dev cüsseli kara bir ejderha beklemekte şimdi yolun sonunda.
Sapmalı mı yoldan yoksa; uçsuz bucaksız boskırlara mı vurmalı içerdeki gerçek
‘ben’i..? Sonu bildikten sonra, neden ilerler ki insan..?
En büyük
işkence; umut etmek, umutla başlamak her yeni güne... Başını kaldırıp,
o kara iblisin çekip gitmiş olmasını dileyerek uyanmak...
Ve aynaya
her bakışında, ucubenin gözlerinde kendini görmek yeniden... Saydam bir kürenin içine sıkışıp
kalmış çaresiz ‘ben’i, çaresizce seyretmek...
İnsan,
kendisinden kaçamıyor.


İbrahim’in
yatağında uykuyla boğuştuğu gecelerinden biri daha güne kavuşma mücadelesi içindeydi. Birazdan
sabah ezanı okunacak, güneş doğup tan yeri ağarmaya başlamadan önce yatağından aynı
homurtularla kalkacaktı İbrahim. “Yine uyuyamadın işte oğlum, üstelik yarın okul da var,
adam olmazsın sen İbrahim, adam olmazsın” diye söylenerek yatağından doğrulacak, yakacağı
sigarasına eşlik etsin diye aç karnına kahve yapmak üzere mutfağın yolunu tutacaktı. Derslerin
başlayacağı vakte kadar bir şekilde zaman öldürüp, yine aynı yorgunluk ve kırgınlıkla
okulun yolunu tutacaktı.
Ezan okunmaya
başlamıştı, İbrahim yatağından kalktı, mutfağın yolunu tuttu. Kahvesini
hazırladıktan sonra salondaki bir kanepeye çöktü ve sigarasını yaktı. Yine kendi kendine söylenmeye
başladı:
“Bak oğlum,
bu işler bu kadar zor olmasa gerek. Kendi kendini harap ettiğine değmez be. Hem ne var ki altı üstü gidip
bir kahve içelim mi diyeceksin. Canını istemeyeceksin ki Esra’nın. Zaten ona ilgi duyduğunun başından
beri farkında. Gönlü varsa kabul eder, sen de oturup birer kahve içerken bütün açıklığıyla her şeyi
anlatırsın. Yok derse, bil ki seninle ilgili hiçbir planı yoktur, sen de işine gücüne bakar ve bu karabasanlardan
kurtulursun. Emin ol bana İbrahim, seni ret ederse, çok daha huzurlu gece uykularına dalarsın. Efsane, masal
değil ki hayat dediğin, Esra’nın aşkıyla bir ömür boyu hayatını tüketesin. Bak arkadaş,
akıllı ol, her geçen gün daha zorlaşıyor iletişim kurmaya çalışmak. Bir kahve içelim mi
diyeceksin o kadar, bir kahve içelim mi...”
Kafasında
karmaşık düşünceleri, gönlünde Esra’nın aşkı oturduğu kanepede uyuya kaldı İbrahim.
Kalktığında dersler çoktan başlamıştı ve yine okula geç kalmıştı. İçinden
küfrederek hazırlanmaya başladı, Esra’ya kahve teklifinde bulunacak olması nedeniyle biraz da fazla
vakit harcadı, özellikle dış görünüşünün hazırlığına. İlk dersleri kaçırmıştı
ama Esra’yı görebilecek iki dersi daha vardı önünde.

Okula gidecek otobüse bindiğinde yine düşüncelere daldı İbrahim. Kulağında
walkmani, Stratovarius dinlerken yine bambaşka diyarlara yolculuğa çıkmıştı. Hiç sona ermeyecek
kaygı ve söylenme dürtüsü harekete geçti bir daha. “Oğlum ya Esra bugün okula gelmemişse, ya ders arasında
hocaya soru sorar da ikinci ders başlarsa...”
Sözleriyle kendi kendini tokatladı. “Manyaksın arkadaş sen, paranoyaksın.
Okula gelmemişse ararsın, ders arasında yetişemezsen ikinci ders sonunda konuşursun. Ulan kafan çalışmasa
çözüm üretemez diyeceğim ama korkaklığından fare gibi kaçacak delik arıyorsun.”
Biraz daha içinden söylenmeye devam etse durağı kaçıracaktı. Hızlı
adımlarla, terlememeye çalışarak sınıfa yöneldi. Biraz geç kalmıştı ama artık
sınıftaydı işte. Hemen gözleri Esra’yı aradı. Diğer bütün günler gibi okula gelmiş,
en ön sıralardan birinde yerini almıştı Esra. “Aman Allah’ım ne kadar da güzel. İnsan
yüzüne bakmaya saatlerce, günlerce doyamıyor” dedi içinden İbrahim.
Ders arası Esra’ya açılacaktı ya, bitmek bilmeyen elli dakikalık
ders bir anda bitivermişti işte. Yerinden kalkmadı, Esra’nın dışarı çıkmasını
bekledi. Esra dışarı çıktıktan sonraki birkaç dakika cesaretini toplamasıyla geçmişti.
Yine kendi kendine köpürüyordu İbrahim. “Ulan altı üstü on dakika ara var, onu da heder edeceksin. Erkek değilsin
oğlum sen, erkek değilsin”.
Neyse ki bu sefer biraz daha cesaretliydi. Sırasından kalktı, koridora
çıktı. Şans bu ya Esra koridor sonunda tek başına durmaktaydı. Yavaş adımlarla Esra’ya
doğru yürümeye başladı. Esra da fark etmişti İbrahim’in kendine doğru geldiğini.
Ok yaydan çıkmıştı bir kere, seslendi İbrahim:
-Esra bir bakar mısın, bir şey soracaktım?
-Tabi İbrahim, nedir soracağın?
İkinci cümlesini etmeden önce biraz daha yaklaşmak istedi Esra’ya. İstediği
yakınlığa gelmek üzereydi ki koridorun diğer ucundan başka bir erkeğin geldiğini gördü.
Neden bilmiyordu ama adımları yavaşladı İbrahim’in. Diğer erkeğin Esra’ya daha
önce ulaşmasına izin vermek istedi, sebepsizce. Haksız da değildi zaten. Adam Esra’ya sahiplenir
bir edayla yaklaştı, belinden kavradı ve dudağına bir öpücük kondurdu. Yıkılmak bu olsa
gerekti İbrahim için. Kelimeler boğazına düğümlendi, ikinci cümlesin ağzından bir türlü çıkmadı.
Esra çok rahat tavırlarla biraz diğer erkekle konuştuktan sonra İbrahim’e
döndü. “Galiba sizi tanıştırmayı unuttum, İbrahim bu erkek arkadaşım Berke, Berke
bu İbrahim bölümden arkadaş”.
Esra İbrahim’in kalbine bir hançer saplamıştı sanki ve İbrahim
yalvarıyordu Esra’ya hançeri geri çekmemesi için, çünkü içeride kalsa çok daha az canı yanacaktı ama
Esra bir kadındı işte, bunu fark edemezdi ya da fark etmezdi ve aynı rahatlıkla hançeri geri çekmişti.
Kabinin yarasını kapatıp, kanamayı durdurmak yine İbrahim’in ve uykusuz gecelerinin göreviydi.
Biraz daha sohbet etti Berke ve Esra, sonra Berke Esra’ya ders çıkışı
dış kapıda buluşalım diyerek ikisini baş başa bıraktı. Esra İbrahim’e
döndü ve sordu. “İbrahim merak ettim, sen bana ne soracaktın?”
İbrahim kalbindeki kanamayı durdurmanın yollarını ararken Esra’ya
bir cevap vermek zorunda olduğunu fark etti. “Hiç ya önemli bir şey değil. Yarın ki sınavda
hangi konular vardı onu soracaktım. Esra cevap verdi. “Hiç değişmeyeceksin değil mi İbrahim.
Ne var yani bir kere olsun şu dersleri takip etsen. Ben de önemli bir şey var zannettim”. Sonra konuları
söyledi Esra İbrahim’e. Yan yana ikinci ders için sınıfa döndüler. Ama İbrahim derse girmeyecekti.
Sessizce eşyalarını topladı ve sınıfı terk etti. Esra fark etmemişti bile İbrahim’in
yokluğunu, varlığını da fark etmemişti ki.
Okula gelip
de derse girmediği zamanlar oturduğu banklara çöktü İbrahim. Pek fazla düşünecek ya da konuşacak
bir şey kalmamıştı aslında. “Arkadaş, biz harekete geçene kadar çoktan erkek arkadaş
yapmış kendine. Haksız mı oğlum kız. Bir ömür seni mi bekleyecekti. Hem öyle güzel bir kızı
boş bırakırlar mı be. Hiç boşa ağlanıp sızlanma, onu en çok ben mutlu ederim deme,
sen anlatana kadar millet çoluk çocuğa karışır” dedi kendi kendine.
Bu arada ikinci
ders de bitmişti ve Esra Berke’yle buluşmak üzere anlaştıkları yere gitti. Berke daha gelmemişti.
Esra biraz daha bekledi, gelen giden olmayınca söylenmeye başladı.”Hayret dersi de yoktu , nerelerde
acaba. Ya benim gibi bir kız bekletilmez ki.” Daha fazla bekleyemedi ve cep telefonundan Berke’yi aradı.
Telefon biraz geç açıldı, Esra çok sinirli bir ses tonuyla nerede olduğunu sordu. Berke ise çok rahat bir edayla
yanıtladı. “Kusura bakma canım, arkadaşlar program yapmışlar, hep beraber içmeye geldik,
ben seni yarın ararım”. Sonra çat diye kapandı telefon. Esra çok sinirlenmişti. Söylenmeye başladı.
“Öyle olsun Berke bey, bana erkek mi yok. Ben sana bunu ödetmezsem.”
Esra tekrar okula
döndü ve cilve yapacak birilerini armaya başladı. Berke’yi cezalandırmak adına başka bir erkeğin
kalbini hançerleyecekti. Şans bu ya, banklarda İbrahim’i gördü. Sinsice gülerek yanına gitti.
-“Sen ikinci
derste yok muydun, canın çok sıkkın görünüyor, neyin var” dedi Esra.
-“Bir şey
yok be Esra biraz canım sıkıldı da, kişisel bazı olaylar” diye cevapladı İbrahim.
Nedense hiç de heyecanlı değildi, kalbinin kanamasını durdurmanın peşindeydi.

-“Vaktin varsa bir yerlere
gidip birlikte bir kahve içelim. Hem canının neye sıkıldığını da
konuşmuş oluruz” diyerek teklifte bulunmuştu Esra. İbrahim’in günlerdir uğraştığı
fırsat ayağına gelmişti işte. Yavaşça doğruldu İbrahim, ayağa kalktı ve
Esra’nın gözlerinin içine baktı. İlk defa bu kadar derin ve uzun o güzel gözlere bakıyordu. Gerçekten
çok güzeldi Esra. Sözlerini toparladı ve kısa bir cevap verdi İbrahim.
-“Aslında
şimdi en çok ihtiyacım olan şey bir kahve Esra. Ama inan bana seninle değil yalnız, inan bana yalnız.”
Yavaş adımlarla
Esra’nın yanından geçti ve yürümeye devam etti İbrahim. Geri dönüp bir kez bakmadı bile Esra’ya,
bundan sonra hayatı boyunca hiç bakmayacağı gibi.
Uykuları
düzene girmemişti İbrahim’in, ama artık ne Esra’yı ne de başka bir kadını düşünüyordu.
Sadece uyuyamıyordu işte. Hayatı anlayabilmek için o kadar çok vakte ihtiyacı olacaktı ki uyumak
tamamen bir zaman kaybıydı...

|